The Haunted World of El Superbeasto

Evet, karşınızda afili ismiyle “The Haunted World of El Superbeasto”

The Devil’s Rejects ve House of 1000 Corpses gibi korku gerilim filmleriyle tanınan Rob Zombie’nin filmlerine aşina olanlar az çok tuhaf bir dünya ile karşılaşacağını bilirler. Burada da kurt adamlar, vampirler, zombiler, Dracula, Frankestein gibi bilumum varlığın yer aldığı çıplaklık, şiddet ve kaba mizahın had safhada olduğu bir senaryo var karşımızda.

Cinsellikle yoğrulmuş anlatımında ise sırtını erkeklik organına yaslıyor ve erkek gözüne hitap ediyor. En başından sonuna kadar gelişen, büyüyen, olmadık işleri karşılayan ve bu görevleri layığıyla yerine getiren uzuvlar var mesela. Bizim Süper de aklıyla değil, cinsel organıyla harekete geçtiği için seksi bir kadın gördüğünde hızını alamıyor. Ki Superbeastro’nun sözde kahramanlığı da uçkurunun keyfine düşmesiyle başlıyor.

Konusuna kısaca değinecek olursak; İspanyol asıllı porno aktörü Beasto film seti çıkışında bir kulübe gidiyor ve burada “ Velvet Bon Black” adlı alımlı bir kadını görür görmez kafaya takıyor. Ne var ki Velvet’in kalçasında 666 rakamı olduğu için Şeytan da aramaktadır. Hal böyle olunca Beasto, Hitler’in kellesinin peşinde olan ve bu arada Nazi zombilerle mücadele eden kız kardeşini de arayarak bir çetrefilli bir maceraya koyuluyor.

Rob Zombie’nin kendi yazıp çizdiği korku çizgi romanından uyarlama filmin jeneriği ilk etapta ürpertici bir şeyler seyredecekmişiz izlenimi verse de, aksine korku-gerilimin hiçbir emaresini taşımayan alabildiğine abartılı, şamata bir içeriğe sahip. Bol bol müziğe de yer verilmiş. Zaten Rob Zombie yönetmenliğin yanı sıra müzik kariyeriyle de sahnede yer aldığı için ( Drakula parçası tanıdık gelebilir) karakterlerin geçmişini ve ya kendilerini sözlü müzikler eşliğinde aktarmayı tercih etmiş, bence güzel de olmuş.

*** Bu kısım biraz spoiler olabilir!***

Film ayrıca sinemaseverleri hoşnut edecek referanslarla dolu. Mesela bir masada oturmuş Jack’i (Shining) görebiliyorsunuz ya da Şeytanın olduğu bir sahnede Carrie filmindeki o meşhur sekansı tekrar hatırlıyoruz. Hem filmlere yaptığı göndermeler hem de en başta yazdığım mitolojik varlıklarla oluşturulmuş bu kirli paslı film, bütünüyle çok içilmiş bir akşamın bar masası zırvalamasından ibaret. Sanki yönetmen de sadece eğlenmek için çekmiş ve saçma olduğunun kendi de farkında olmalı ki bitişinde “ bu berbat filmin bitme zamanı” diye eklemeden edemiyor.

*** Spoiler ihtimalleri sonra erdi.***

Son olarak farklı sebeplerle çağrışım yaptığım, süper kahramanlık meselesini bilinenden farklı okuyan film ve dizilerin revaçta olduğu şu günlerde iki film önermek istiyorum. İlki birkaç sene önce İstanbul Film Festivalinde gösterilen ve “ Tarantino’ya saygı duruşu” niteliğinde tanımlanan oldukça karanlık Lowlife, diğeri ise kendini sürekli aciz hisseden bir adamın süper kahramanlığa soyunma hikâyesini anlatan Super (2006).

İyi eğlenceler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.