Tokyo Godfathers – Tokyo Tanrıları

46 yaşında hayata gözlerini çok erken yaşta kapayan, anime sanatının ayrıksı ismi Satoshi Kon’un ölümü aklıma geldikçe yaşasaydı kim bilir daha neler çeker ve bizleri nasıl alabora ederdi diye düşünmeden edemiyorum.  Rüya,  gerçeklik sınırlarıyla ustaca oynayan ve bilinçaltının kaosuyla beslenerek heyecan verici işlere imza atmış bir dehaydı.  Çekmiş olduğu Perfect Blue / Black Swan, Paprika / İnception ile popüler Hollywood filmlerini etkilemiş Cowboy Bebop, Wolf’s Rain gibi sevilen anime serilerinin yazarı Keiko Nobumoto ile ortaklaşa kaleme aldıkları Tokyo Godfathers eseriyle de John Ford’un yönettiği ‘3 Gotfathers’ filminden yola çıkarak yepyeni sulara yelken açmıştı.

Geleneksel anlatıda serim, düğüm, çözüm bölümlerinden oluşan ve filmografisi içerisinde en anlaşılabilir olan Tokyo Godfathers noel ruhunu yaşatan bilindik bir hikâye örgüsüne sahip. Yine de bu örgüde bile Amerikan kültürünün üstü örtük anlatılarından sıyrılarak bizleri büyülemesini çok iyi biliyor. Transeksüel Hana’nın varlığı, evden kaçan Miyuku’nun geçmişi ve sürekli içen Gin ile bu üç karakterin hayatları, zıtlıkları ve uzlaşmaz tavırları çok daha evrensel ve cesur her şeyden önce.

Hikâye başlar başlamaz çok hızlı ivme kazanıyor. İlk on dakika içinde üç evsiz arkadaş çöpte buldukları bir bebekle ne yapacaklarını tartışırlarken onlarla birlikte hem duygusal hem de neşeli bir yol macerasına sürükleniyoruz. Aslında yolda bebekte kendilerini tanımaları ve geçmişleriyle yüzleşmeşleri adına birer aracı oluyor ve bazen kendimizle karşılaşmamızın küçücük bir tesadüf ya da kıvılcımla olabileceğini fısıldayarak christmas temasını hafiften solumaya başlıyoruz. Gerçi bir yerden sonra bu tesadüfler zinciri öyle bir hal alıyor ki ister istemez akışın bozulduğu ritmin düştüğü yerler de olmuyor değil. Yine de karlar altında geçen sıcacık dünyasında bir aile ve dostluk kurabilmenin önemini vurgularken, karakterlerin gerçeklikle olan bağını da koruyarak sadece tozpembe bir dünyaya davetiye çıkarmıyor, aksine dengeyle kurduğu dilinde ipin ucunu biraz kaçırsa ağlak bir seyre dönüşebilme riskini duygusallığa prim vermeyerek bolca esprili diyaloglarla renklendiriyor.

Genele bakıldığında hem teması hem de animasyon oluşu sebebiyle her yaştan izleyiciye hitap ediyormuş izlenimi uyandıran ama Japon animasyonlarının özünde barınan, her an ortaya çıkmaya hazır aykırılıklarla farklı bir tat karşımızda duran. Bir kelebek etkisi misali birbirimizin hayatlarına ettiğimiz temaslarla gelişen, sarpa saran ve büyüyen…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.